17 Haziran 2009 Ujker - Borgáta PDF Yazdır

  Gece biraz huzursuz geçiyor. Bu köyde pansiyon veya başka yatacak yer olmadığından çadırda yatmak istiyorum ama mütemadiyen yağmur yağıyor. Bunun için ancak otobüs durağında kuru olarak kalabiliyorum. Tabii ki uyumak da mümkün olmuyor. Sabaha kadar anayolun trafiği de zaten uyumaya vakit bırakmıyor. Oturarak bile uyunmuyor. Sabah saat 4’de yeniden yola çıkıyorum. Uykusuzluk ve yorgunluk kendini göstermeye başlıyor. Normalden yavaş yürüyorum. 5 kilometre sonra Simasag diye bir köyde Karavan barda mola veriyorum. Bir kahve ısmarlıyorum ve cihazları şarja takıyorum. Kahve soğuk ve bayat. Adam bayat kahveyi biraz ısıtmış. Adama kahve bayat ve su gibi diyorum. Oda beni anlamadığından kahve sütü veriyor. Sütü de katarsan zaten neredeyse su olacak. Neyse ben keyfimi bozmadan soğuk ve bayat kahveyi içiyorum. Macaristan'da ikinci günüm keyfim kaçmasın.

Kahvemi içtikten sonra hesabı istiyorum. 500 Forint diyor. Neee diyorum. Adam düpedüz beni kazıklamaya çalışıyor. Dün akşam çok daha lüks bir yerde 2 kahve için 560 Forint ödemiştim. Ekstra elektrik şarjı içinmiş. 275 Forint veriyorum ve çıkıyorum. Adam arkamdan bakakalıyor. Evet burada da bu tip çakallar var maalesef. Sajkotal köyünde yolumu kaybediyorum. Bir Macar bana yolu tarif ediyor ve her zaman olduğu gibi sorular ve ahlar ohlar bu kadar uzun yürünür mü gibi. Ekin tarlaları arasından ana yol üzerinde yürüyerek Sárvár kentine varıyorum. Yol üzerinde tabii ki bol bol kiraz ve dut yiyerek. Neredeyse dut yemiş bülbüle döneceğim. Sárvár'da telefon bağlantım için Macar simkartı alıyorum. Qfast her zaman olduğu gibi telefon bağlantısını hızla yapıyor ve herkes beni sponsorluğu Qfast tarafından yapılan Hollanda telefon numarasından arayabiliyor.

 

Sárvár kenti tarihi bir kent ve çevredeki köy ve kasabalarla birlikte Hun imparatorluğuna bağlı yerler olarak tarihleri başlamış ve sonraları Avusturya Macar çifte Monarşide Avusturya kültürü daha baskın gelmiş ve Macar kimliği burada hemen hemen yok olmuş. Herkes iki dilli Macarca ve Almanca konuşuyor. Burada karnımı doyuruyorum ve Marrakesh Theehaus'da yasemin çayı içerek Internet üzerinde çalışıyorum. Sonra tabii ki yeniden yolculuk vakti geliyor ve yolcu yolunda gerek diyerek yola çıkıyorum. Şehir içinde yolu zor buluyorum ama nihayet 84 nolu Sümeg yoluna çıkıyorum. Bu yol beni Balaton gölüne kadar götürecek. 84 nolu yol inanılmaz kalabalık. Ben yolun hemen yanında yürüyorum ve arabalar yanımdan vızır vızır geçiyorlar. Yolda kiraz toplayan çingenelere rastlıyorum. İlk önce bana korkunç geliyorlar. Asarlar, keserler diye düşünüyorsun. 3 adam var ve merhaba diyorlar. Ben de merhaba diyorum ve biraz fotoğraflarını ve filmlerini çekiyorum. Adamlardan biri altın dişlerini sırıtarak bana doğru geliyor. Ne yapacağıma karar vermeye çalışıyorum. Tokalaşıyoruz. Yolun öbür tarafındaki vişne ağacını gösteriyor. Vişne suyu fabrikası için vişne topluyorlarmış ve bana da vişne ikram ediyor. Vişneler ekşi ama adama teşekkür ediyorum ve yoluma devam ediyorum. Çingeneler misafirperver çıktı. Biraz da önyargılarımdan dolayı utandım.

Yol biraz tepe üzeri çıkmaya başladı. Bir an aklıma İlhan abi geldi. Acaba dedim bir kamyona atlasam mı diye. Ama istesem bile kamyonlar burada duramazlar. Ben yol kenarında bir yerde durup yanımdaki sandöviçleri afiyetle yiyorum. Sonra yallah yeniden anayola. 2 saat sonra yoldaki çingeneler el sallayarak beni geçiyorlar. 1 saat kadar daha yürüdükten sonra yeniden kornalar çalıyor, bakıyorum bu sefer asfalt işçileri turuncu elbiseler içinde bana el sallıyorlar ve onlar da 100 kilometre hızla uzaklaşıyorlar. Akşam olmaya başlıyor ve benim daha hem karnımı doyurmam gerekiyor hem de yatacak yer bakmam lazım. Kald köyüne 3 kilometre var. 1 saat sonra Kald'dayım. Köyde ne pansiyon var ne de yemek yiyecek bir yer. Köylüler beni Borgáta kasabasına yolluyorlar. Çok değilmiş ancak 4 kilometre. Akşam vakti va sabah 4den beri yürürsen 4 kilometre dünyanın bir ucu gibi geliyor ve benim bir buçuk saatimi alıyor. 

 Borgáta'ya vardığımda turuncu elbiseli Guantanamo hapishanesi sakinleri görünümlü asfalt işçileri yemekleri bitirmişler ve biralarını yudumluyorlardı. Onlar ve diğer masada olan 2 kişi el salladılar. Zannedersem bunlar da asfalt işçilerinin patronları. Uitzendburocular gibiler. Restoran aynı zamanda pansiyon da. Odaya bakıyorum. Çok küçük. Dönüşte bir masada oturan 4 Hollandalı ile merhabalaşıyoruz. Sonra fiyatı soruyorum. 24 Euro diyor. Bu oda için pahalı. Turistik kaplıca şehri Sárvár'da bile 15 Euro. Kasabada bulunan Camping'e gideceğim. 1 kilometre uzaklıkta ve hem de kaplıcalı havuzu var. Yan masada oturan 2 kişi garsonla konuşuyorlar benimle ilgili. Garson da bu yabancılar her şeyi pahalı buluyorlar gibi bir şeyler söylüyor ve tam ben yola çıkacakken adamlardan biri bizimle gel, yatacak yer var diyor. Ne yapayım diye düşünüyorum. 1 kilometre de gözümde büyüyor. Adamlardan biri pezevenk kılıklı ve gözüm tutmuyor. Ama bir şey olursa diye düşününce kendime güveniyorum. BMW X5 var adamların. Asfalt işçileri de bunları bekliyorlar. Arabanın arkası eşya dolu ve oturacak yer yok. Asfalt işçilerinin çift kabin pikabında yer var. Çift kabin pikapta 5 turuncu elbiseli Guantanamo kaçkını var. 

Nedense ben de o anda sırt çantamı pikabın arkasına atmış bulunuyorum ve pikabın arka kabinine, 2 turuncu elbiselinin arasına oturuyorum. Oturur oturmaz bu pek tekin değil diye düşünüyorum, ama arabada hareket etmeye başlıyor. BMW'de oturan pezevenk kılıklı ve diğeri birazdan senin ırzına geçecekler işareti yapıyor eliyle. Oha diyorum. Bu yaşdan sonra başa bu da mı gelecekti diye. Ben daha bir şey demeden araba hareket ediyor ve anayolda 100 kilometre hızla yol almaya başlıyor. Adamlardan biri elini omzuma atıyor ve diğeri de bana bir bira veriyor. Birayı alıyorum. Nesin, nereden geliyorsun gibi sorular soruyorlar. Türküm diyorum. Amsterdam'dan yürüyerek geliyorum. Gözler fal taşı gibi açılıyor. Nereye gidiyorsun diyorlar. İstanbul diyorum. Respect diyorlar. Yani takdir ediyoruz diyorlar. Ondan sonra ortam değişiyor. Beni kaçırmaktan vazgeçiyorlar gibi. Dört yola geliyoruz. Bunlar Budapeşte istikametine dönecekler ama benim Sümeg istikametine gitmem gerekiyor. Haritada durumu anlatıyorum. Dört yolda beni indiriyorlar. Respect, respect diyerek. İnerken bir bira daha veriyorlar. Sırt çantamı pikabın arkasından kapıyorum ve kaçıyorum. Onlar da zaten son hızla Budapeşte yoluna sapıyorlar. Elim ayağım titriyor. Bunu ucuz atlattım ama çok da kötü olabilirdi diye düşünüyorum.

Şimdi 10 kilometre ilerideyim ve hala yatacak yer yok. Bende de takat kalmadı. Beton fabrikası hemen dört yol ağzında ve fabrika duvarı ile yol arasında ağaçlar var. Ağaçlarla duvar arasında olan düzlüğe çadırı kuruyorum ve 10 dakika sonra da sabaha kadar deliksiz uyuyorum. 


Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1760

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.



 
< Önceki   Sonraki >

FOTOĞRAF GALERİSİ

ZİYARETÇİ İSTATİĞİ

Bugün387
Dün368
Toplam164034





Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

BAĞIŞ PANELİ

Miktar Giriniz:

QFAST

YAZI ABONELİĞİ

FAVORİLERİME EKLE

Ekle: Mr. Wong Ekle: Webnews Ekle: Icio Ekle: Oneview Ekle:  FAV!T Social Bookmarking Ekle: Favoriten.de Ekle: Seekxl Ekle: Social Bookmark Portal Ekle: Bookmarks.cc Ekle: Newsider Ekle: Linksilo Ekle: Readster Ekle: Yigg Ekle: Linkarena Ekle: Digg Ekle: Del.icoi.us Ekle: Reddit Ekle: Simpy Ekle: StumbleUpon Ekle: Slashdot Ekle: Netscape Ekle: Furl Ekle: Yahoo Ekle: Blogmarks Ekle: Diigo Ekle: Technorati Ekle: Newsvine Ekle: Blinkbits Ekle: Ma.Gnolia Ekle: Smarking Ekle: Netvouz Ekle: Folkd Ekle: Spurl Ekle: Google Ekle: Blinklist